WwW.FoRumSTylE.TuRKpr0foRuM.NET


 
AnasayfaPorTaLTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 13
Salı Haz. 30 2009, 12:06 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 12
Salı Haz. 30 2009, 12:03 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 11
Salı Haz. 30 2009, 11:49 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 10
Salı Haz. 30 2009, 11:47 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 09
Salı Haz. 30 2009, 11:36 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 08
Salı Haz. 30 2009, 11:29 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 07
Salı Haz. 30 2009, 11:28 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 06
Salı Haz. 30 2009, 11:27 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 05
C.tesi Haz. 27 2009, 20:18 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 04
C.tesi Haz. 27 2009, 20:15 tarafından yasakmc

Dost siteler
Kral Forumtr

Paylaş | 
 

 NÂS SÛRESİNE GİRİŞ

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
lincoln54
Admin
Admin


Erkek
Mesaj Sayısı : 54
Yaş : 26
Nerden : hendek
İş/Hobiler : site oyun
Lakap : falan fark yapmaz en son 54
Tuttugunuz Takım: : Galatasaray
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: NÂS SÛRESİNE GİRİŞ   Perş. Ekim 30 2008, 20:07

NÂS SÛRESİ’NE GİRİŞ

Nâs sûresi Mekke’de 21. sırada inmiştir. Felâk sûresi ile birlikte bir bütünlük arz etmektedir. Çünkü bu sûrede de insanların Allah’a sığınmaları gereken şerlerin [zararlıların] sayılmasına devam edilmiştir.

RAHMÂN ve Rahîm Allah adına.
Âyetlerin meali: [Tek cümle hâlinde]

1–6: “Cinn ve insten, insanların akıllarında, sinsice kötülük fısıldayan hannasın kötü fısıltılarının şerrinden, insanların ilâhına, insanların hükümdarına ve insanların Rabbine sığınırım” de!
Âyetlerin Tahlili:

1–3. Âyetler: Deki: “İnsanların Rabbine sığınırım! İnsanların hükümdarına. İnsanların ilâhına.

Sûrenin ikinci ve üçüncü âyetleri, birinci âyetin Atf-u beyan’ı [açıklayanı] olup bu âyete açıklık getirmektedir. Bu üç âyetin daha iyi anlaşılması için âyetlerde geçen sözcükler üzerinde teker teker durmakta yarar görüyoruz:

MELİK: Allah’ın güzel isimlerinden biri olan “melik”, “hükümdar, kral” demektir. “Melik” sözcüğü, “me-le-ke” fiilinden türemiştir. “me-le-ke”, “malik ve sahip olmak [yönetim gücü]” demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve malik anlamında “melik, mâlik, melîk” kelimeleri kullanılır. Mastarı olan “mülk” veya “milk”, sahip olunan ve üzerinde tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf öncelikle insanlar, daha sonra da mallar üzerindeki tasarruftur. Nitekim Yüce Allah için “İnsanların Meliki” denilirken, O’nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir.

Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde istenildiği gibi tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik ancak ve ancak Allah’tır; çünkü Kur’ân’da mülkün yalnızca Allah’a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah’ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Ne var ki, Allah adil, hak ve tek ilâh olduğu için kâinatta hiçbir dengesizlik ve haksızlık olmaz.

İnsan mükerrem kılınarak yeryüzü ve yeryüzündeki varlıklar kendisinin hizmetine verilmiş, Allah’ın indirdiği ile yeryüzünde tasarrufta bulunacağı için yeryüzü mülkü üzerinde kendisine izafî bir meliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki mutlak anlamda bir yetki olmadığı gibi, insanın keyfine de bırakılmamıştır. Allah’ın yeryüzündeki hayatın gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve çeşitli mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar bu meliklik yetkisine hep birlikte sahiptirler. Dolayısıyla herkesin belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf hiç bir zaman mutlak olmayıp Allah’ın insana tanıdığı alanla sınırlıdır. Bir anlamda sadece bir emanettir. Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten kuralları da Allah her insana ayrı ayrı değil, insanlar arasından seçtiği elçiler vasıtasıyla tüm insanlığa bildirmiş ve genel anlamda yeryüzündeki mülkiyetinin bu elçiler aracılığıyla bildirdiği kurallar doğrultusunda yürütülmesini emretmiştir.

Böylece gerçek Melik olan Allah, yeryüzündeki melikliğini kendi belirlediği sınırlar içinde ve kendi seçtiği elçiler aracılığıyla bildirdiği kurallara uygun olmak üzere, insanlar vasıtası ile kullanır. Allah’ın melikliğini yine O’nun belirlediği sınırlar içinde ve emaneten kullanan insanların görevi, kısmen de olsa kendi tasarruflarına verilen yeryüzünde [Allah’ın mülkünde], Allah’ın iradesinin hâkim olmasını sağlayacak sistemler kurmak, yöneticiler seçmektir. Eğer insanlar bu görevi lâyıkıyla yerine getiremezlerse, Yüce Allah, insanların hak ettikleri özelliklere sahip kişilerin melik/yönetici olmalarına izin vermek sûretiyle, yanlış yapan insanları bu dünyada da cezalandırmış olur. Nitekim Mûsâ peygamber ile uğraşan Firavun ve İbrâhîm peygamber ile uğraşan Nemrut, bu tip cezalandırmanın iki tipik örneğini teşkil etmektedirler.

“Melik” sözcüğünün “hükümdar” veya “devlet başkanı” anlamında kullanılmasına İslâmiyet’in ortaya çıkışından önce de rastlanmakla birlikte, İslâmiyet’i kabul eden devletlerdeki hükümdarlar bu unvanı İslâmiyet’ten önceki dönemlerde genellikle kullanmamışlardır. O zamanlar bu sözcük, yabancı ülkelerin hükümdarlarını ifade etmek için kullanılıyordu. “Melik” sözcüğü İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin kurucusu Muaviye tarafından kullanılmıştır. Ancak bu sözcük, peygamberimiz yönetimindeki dönemden [Asr-ı saadetten], Dört Halife [Hulefa-i Râşidin] Döneminin sonuna kadar olan zaman içinde, icra edilen yönetim ilkelerine aykırı bir idareyi akıllara getirdiği için, Muaviye’nin “melik” unvanını alması iyi karşılanmamış, hatta bazı âlimler tarafından şiddetle kınanmıştır.

İLÂH: Sözlük anlamı “örtünmek, gizlenmek, alışmak ve kulluk” demek olan “ilâh” sözcüğü, genelde “ibâdet edilen, tapınılan, ululanan” nesnelerin ortak adı olmuştur. “İlâh” sözcüğünün “ibâdet edilen varlık” anlamında kullanılmasının sebebi olarak; bu sözcüğe “ihtiyaçları gideren, işlenen amelin karşılığını veren, sükûnet bahşeden [huzur, rahatlık veren], yücelik, hükmü altına alıp koruyan, musibet anında koruyan” anlamlarının yüklenmiş olması gösterilebilir.

İslâmiyet’in saf tevhit akidesi, tapılacak, ibâdet edilecek ve ululanacak olanın; kâinatı ve eşyayı yaratanın, yoktan var edenin sadece Allah olduğunu kabul eder.

Görüldüğü gibi İslâmiyet’teki “Allah” kavramı ile diğer dinlerdeki “ilâh” kavramı arasında tartışmaya yer bırakmayacak nitelikte büyük farklar vardır. Diğer dinlerdeki ilâhlar, bu dinlere mensup olan insanların korkularının, ihtiyaçlarının ürünü olup insanların isteklerine göre şekillenmişlerdir. Hüküm koyma özellikleri olmayan ve insanların korkularının, ihtiyaçlarının ortadan kalkması hâlinde fonksiyonlarını kaybedecek olan bu ilâhlar, insanlarla birlikte var olup insanlarla birlikte yok olurlar.

Oysa İslâm’da kişi, ilâhını kendi ihtiyaçları doğrultusunda edinemez. Zira İslâm, ibâdet edilecek ilâhın tek, mutlak yaratıcı [her şeyi yaratan] ve tek hüküm koyucu olduğu esası üzerine oturtulmuştur. İslâm, insanları işte bu ilâha, yani Allah’a iman ve ibâdet etmeye çağırmaktadır. İslâm’daki ilâh olan Allah, mutlak yaratıcı olduğundan her şeyden önce de vardır. Varlığı zatı ile kaimdir. Varlığını ayakta tutmak için kendisinden başka hiçbir desteğe ihtiyaç duymaz ve ebedî olduğu için de insanla birlikte yok olmaz.

“İlâh” sözcüğü Kur’ân’da hem “Hak olsun batıl olsun, ayırım yapılmaksızın, insanların tapındığı varlık” anlamında, hem de “Gerçekten ibâdete lâyık olan Hakk mabut” anlamında kullanılmıştır.

İLÂH EDİNMEK : Yeryüzünde bilgilendirilen ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem’le başlayan tevhit inancı, gönderilen her peygamberle birlikte devam etmiş ve peygamberimiz ile kemale ermiştir.

Bütün peygamberler kendilerinden önceki peygamberleri tasdik edici özellikte olan tevhit yolunda mücadelelerini sürdürmüşler, gönderildikleri kavimleri Allah’tan başka ilâhlar edinmemeleri hususunda uyararak onları Allah’a kulluk etmeye çağırmışlardır. Ancak peygamberler bu mücadeleleri sırasında kendilerinin yanında yer alan pek az mümin bulabilmişlerdir. Hatta bazıları içinde bulundukları toplumun sürekli hakaret ve alaylarına maruz kalmışlar, yaşadıkları yerden uzaklaştırılmışlar veya öldürülmüşlerdir.

Peygamberlerin uyarılarını dikkate almayan toplumlar kendi inançlarında ısrar etmişler, kendileri için ilâh olabileceğine inandıkları şeylerin korkulu ve sıkıntılı anlarda kendilerini koruyabileceğini zannederek Allah’tan başka ilâhlar edinmişler ve onlara tapınmaya devam etmişlerdir. Kur’ân, bu insanları bize şu şekilde tanıtmaktadır:

Onlar, kendileri için bir izzet ve kuvvet kaynağı olsunlar diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler. Meryem; 81.

Onlar, Allah’ın astlarından kendileri yardım olunurlar ümidi ile ilâhlar [tanrılar] edindiler. Ya Sin; 74.

Allah’ın astlarından yalvardıkları yalancı ilâhlar, Rabbinin emri geldiği zaman onlara hiçbir fayda sağlamadı, ziyanlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Hud; 101.

Ve Allah’ın astlarından çağırdıkları şeyler, hiçbir şeyi yaratamazlar. Onların kendileri yaratılıp duruyorlar. Onlar diriler değil ölülerdir. Ne zaman dirileceklerine de şuurları/ bilinçleri yoktur. Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Nahl; 20, 22.

Allah’ın astlarından Allah’a eş tuttukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar, onlar ancak yalandan başkasını söylemiyorlar. Yunus; 66.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.batman54.tr.gg
 
NÂS SÛRESİNE GİRİŞ
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
WwW.FoRumSTylE.TuRKpr0foRuM.NET :: Din üzerine :: Dini Yazılar-
Buraya geçin: