WwW.FoRumSTylE.TuRKpr0foRuM.NET


 
AnasayfaPorTaLTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 13
Salı Haz. 30 2009, 12:06 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 12
Salı Haz. 30 2009, 12:03 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 11
Salı Haz. 30 2009, 11:49 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 10
Salı Haz. 30 2009, 11:47 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 09
Salı Haz. 30 2009, 11:36 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 08
Salı Haz. 30 2009, 11:29 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 07
Salı Haz. 30 2009, 11:28 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 06
Salı Haz. 30 2009, 11:27 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 05
C.tesi Haz. 27 2009, 20:18 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 04
C.tesi Haz. 27 2009, 20:15 tarafından yasakmc

Dost siteler
Kral Forumtr

Paylaş | 
 

 KIYÂMET SÛRESİNE GİRİŞ 2

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
lincoln54
Admin
Admin


Erkek
Mesaj Sayısı : 54
Yaş : 26
Nerden : hendek
İş/Hobiler : site oyun
Lakap : falan fark yapmaz en son 54
Tuttugunuz Takım: : Galatasaray
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: KIYÂMET SÛRESİNE GİRİŞ 2   Perş. Ekim 30 2008, 20:10

Ancak; konumuz olan âyetlerde “و - vav”, “ب - be”, “ت - te” gibi kasem edatlarından herhangi biri kullanılmamıştır. Ayrıca sûrede kaseme cevap olan herhangi bir âyet de bulunmamaktadır. Yani “kıyâmet gününe ve çok kınayan nefse kasem ederim ki” veya “kıyâmet gününü ve çok kınayan nefsi kanıt gösteririm ki” ifadesi ile kıyâmet gününün ve çok kınayan nefsin kanıt gösterildiği herhangi bir tez ortaya konmamıştır. Tam aksine, birçok olay ve manzara anlatılmış, anlatılan bu olay ve manzaralar kıyâmet gününe ve dolayısıyla akılsız insanların o gün duyacağı pişmanlığa kanıt gösterilmiştir. Kısacası bu iki âyet, bir kasem cümlesinin kasem [yemin] bölümü değildir. Bu durumda, âyetlerin “kıyâmet gününe ve çok kınayan nefse kasem olsun ki” veya “kıyâmet gününü ve çok kınayan nefsi kanıt gösteririm ki” şeklinde çevrilmeleri yanlıştır. Zaten kıyâmet gününün kıyâmeti inkâr eden kişilere kanıt gösterilmesi de mantıklı değildir.
Kasem cümlesi ile ileri sürülen tezin muhataplarca ciddiye alınması, gösterilen kanıtların somut, gözle görülür, elle tutulur cinsten olmasıyla mümkündür. Çünkü insanlar bizzat içinde yaşadıkları olayları ve gerçekliğin üç boyutlu halini algılayabilirler;kanıtlarını da dünyadaki somut olaylardan ve nesnelerden sağlarlar. Sûrede verilen haberler ise inançsızlar, cennet, cehennem gibi kıyâmet ve âhirete ait haberlerdir, yani inançsızların inanmadıkları şeylerdir.
İnançsız insanlara zaten inanmadıkları haberlerin kanıt gösterilmesi ve bunlara inanmalarının beklenmesi anlamsızdır. Bu nedenle, konumuz olan iki âyette kıyâmet günü ve inançsızların o gün duyacakları pişmanlık üzerine yemin edilmiş olması düşünülemez. Bu tarz haberlere ancak inançlılar “Haber-i Rasül” denilen yolla inanırlar. İnananlar bilirler ki, mucizelerle desteklenmiş, peygamberliği sabit olan kişiler, bu haberleri Allah’tan vahy yoluyla almakta ve insanlara aynen iletmektedir. Kaynağı Allah olan bu haberlere hiç kuşku duymadan ancak müminler inanır. Kelâm ilminde “İstidlâlî Bilgi” adı verilen bu kabul [inanç], ancak inananlar için söz konusudur. İnançsızlardan, inanmadıkları bir peygamberin verdiği ve hayatta iken göremeyecekleri türden haberlere inanmalarını beklemek mantıksızdır. İşte bu nedenle onlara Rabbimizin Kur’ân’ın başka sûrelerindeki kasemleri gibi, inkârı mümkün olmayacak somut kanıtlar göstermek gerekmektedir.
Açıkladığımız nedenlerle 1 ve 2. âyetlerin anlamı:
Hayır, kıyâmet gününe kanıt gösteriyorum! Hayır, o çok kınayan nefse de kanıt gösteriyorum!
şeklinde olmalıdır. Kıyâmet gününe 31–40. âyetlerdeki ifadeler, Nefs-i Levvameh’e de 7-36. âyetlerdeki ifadeler kanıt gösterilmiştir.
Not: Âyetlerdeki “لااقسم - lâ, uksimu” terkibi, buradan başka Tekvîr, Beled ve Vakıa sûrelerinde de yer almıştır. Ancak o sûrelerde “la, uksimu” ifadesi “kasem ederim ki” anlamına gelmektedir. Çünkü o sûrelerdeki cümleler, kasem cümlesinin gerektirdiği dilbilgisi kurallarına tam olarak uymaktadır ve kasem edilen [kanıt gösterilen] şeyler somut şeylerdir. Ayrıca kasemin cevapları olan cümleler de yine dilbilgisi kurallarına uygun olarak aynı pasajda yer almıştır.
NEFS-İ LEVVÂMEH [ÇOK KINAYAN BENLİK]: Şems sûresinin tahlilinde anlamını “can, canlı, canlı insan” olarak verdiğimiz “النّفس - nefs” sözcüğü, kendine özgü davranış özellikleri olan her tür canlı veya benlik, kişilik kazanmış kimse olarak anlamlandırılabilir.
“لوم - levm [kınamak]” sözcüğünün mübalâğa [abartı] kalıbı olan “لوّامة - levvâmeh” sözcüğü ise “çok kınayan” anlamındadır. Bu iki sözcükten oluşmuş “النّفسالّوّامة - nefs-i levvâmeh” ifadesi de “çok kınayan benlik, çok kınayan kimse” anlamına gelen bir sıfat tamlamasıdır.
Müteaddi [geçişli] bir fiil olan “kınamak” fiilinin, âyetteki bu tamlamada mef’ulü [tümleci] bulunmamaktadır. Yani âyette nefsin [kişinin benliğinin] kimi ve neyi çok kınadığı açıklanmamıştır. Ancak âyetin bulunduğu pasaj ve bu pasajın konusu dikkate alındığında, “çok ayıplayan” bu “kimse”nin kıyâmet gününün her iki aşamasında da imansızlığı sebebiyle içine düşmüş olduğu durumdan memnun olmayan ve geçmişteki hayatı için kendisini kınayıp duran çok pişman biri olduğu, dolayısıyla ayıpladığı kişinin de kendisi olduğu anlaşılmaktadır.
Yüce Rabbimiz, âhirette hissedilecek o çok acı pişmanlık anlarını akıllı insanların akıl edip gerçeği bulmaları için âdeta bir tiyatro sahnesi gibi canlandırmıştır:
Ve ateşin üzerinde durduruldukları zaman onların: “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık” deyiverdiklerini bir görsen! Hayır, işin aslı daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönerlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar. Ve onlar, “Şu bizim iğreti hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek de değiliz” demişlerdi. Ve Rabblerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! [Rabbleri onlara] “Bu, bir gerçek değil miymiş?” dedi [der]. Onlar, “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir” dediler [derler]. [Rabbleri de onlara] “Öyleyse küfretmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!” dedi. [der]. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Saat [Kıyâmet günü]ansızın gelince onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak derler [diyecekler] ki: “Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!” Dikkat edin, yüklenip durdukları [günahları]ne kötüdür! En’âm, 27–31.
De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı sınırı aşmış olan kölelerim! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” Ve size azap gelmeden önce tövbe ile Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz. Haberiniz olmayarak ansızın azap gelmeden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin. Kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” [demesinden önce de] yahut “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben muttakilerden olurdum” [demesinden önce de] veya azabı gördüğü zaman: “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik yapanlardan olsaydım” [demesinden önce de]. Hayır, sana âyetlerim geldi de onları hemen yalanlayıverdin, büyüklük tasladın ve kâfirlerden oldun. Zümer; 53–59.
Ve kitabı solundan verilen ise: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim, ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç fayda vermedi. Gücüm [otoritem] de benden yok olup gitti” der. Hakkah; 25–29.
Kendileri gaflet içinde ve imansız iken emrin yerine getirileceği o büyük pişmanlık günüyle onları uyar! Meryem; 39.
İşte bu hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakar [yaptıklarıyla yüz yüze gelir] ve kâfir: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım” der. Nebe; 39, 40.
Ki cehennem de o gün getirilmiştir. İşte o gün o insan anlar. Fakat bu anlamanın ona ne yararı var? “Keşke hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim” der. Fecr; 23, 24.
Kesinlikle, Allah kâfirleri lânetlemiş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır; onun içinde ebedî kalanlar olarak bir veli [yakın] ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateş içinde evirilip çevrildiği gün, “Ah keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!” diyecekler. Ahzab; 64–66.
İşte o gün gerçek hükümranlık Rahmân’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gündür. O gün zalim kimse ellerini ısırarak der ki: “Eyvah, keşke peygamberin yanında bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz Zikir/Öğüt bana gelmişken, beni Zikir’den o saptırdı. Şeytân insanı rezil edenmiş.” Elçi de: Rabbim! Benimkavmim bu Kur’ân’ı “terk edilmiş bir şey” edindi .Furkan; 26–30.
Pişman olan ve kendini kınayan nefsin bu sûrede anlatılan durumu ise 24–30. âyetlerde görülecektir.
Yukarıdaki âyetlerde anlatılan mutsuzların durumlarına karşılık bir de Allah’ı tanımış, O’nun zikri ile kalpleri tatmin olmuş kimseler vardır ki, Rabbimiz bu kimselere “mutmain nefs [tatmin olmuş kişi] ” diye hitap etmektedir:
Ey, mutmain olmuş nefs! Dön Rabbine, sen O’ndan O senden hoşnut olarak! Hemen gir kullarımın içine! Ve gir cennetime! Fecr; 27–30.
“النّفساللّوّامة - nefs-i levvâmeh” ifadesi, tasavvuf ve tarikatçılar tarafından çarpıtılmıştır. Bu zümreler kendi dinî anlayışlarında bu ifadeye karşılık olmak üzere bir takım hayalî kavram ve makamlar icat etmişlerdir.
Müslüman düşünürler ise “nefs” konusunda, bugünkü psikolojide “id”, “ego” ve “süper ego” tanımlarıyla uyumlu olan birçok açıklama yapmışlardır. Meselâ, Ana Britannica, filozof olarak nitelediği Muhammed İkbal hakkında şunları yazmıştır:
“İkbal, tasavvufun benliği yadsıyan klâsik dinginciliğine, kişinin ancak tefekkür yoluyla yetkinleşip iç huzura kavuşacağı görüşüne şiddetle karşı çıkarak bir benlik kuramı ortaya attı.” (cilt: 16, s: 275)
Yrd. Doç. Dr. Hayati Aydın da bu konu ile ilgili olarak “Akademik Araştırmalar Dergisi”nin 18. sayısında yayımlanan makalesinde şu tespit ve görüşlere yer vermiştir:
“İslâm âlimleri de Kur’ân’ın bu âyetleri ışığında “Nefs-i Emmare”yi “Bedenin doğasına meyleden, lezzet ve duygusal şehvetleri [istekleri] emreden, kalbi alçak şeylere doğru çeken, kötülüklerin, kınanan ahlâk ve fiillerin kaynağıdır” şeklinde tanımlamaktadır. [Cürcanî, et-Ta’rifat, s: 243; et-Tehanevî, Keşşafu Istılahati’l-Fünun, 1998 II. 222; Ebû Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 174]
… İslâm âlimleri de “nefs-i levvame”yi “İnsanı gaflet uykusundan uyandırabilecek derecede kalbin nuruyla aydınlanan ve kendisini ıslah etmekle uğraşan bir nefistir. Bu nefis daima tetikte olup ilâhî olanla nefsin doğası arasında gidip gelir. Her ne vakit doğası gereği ondan bir gaflet meydana gelse, hemen ilâhî bir uyarı alır ve nefsi kınamaya başlar, bu durumdan Allah’a tövbe ederek döner” şeklinde tanımlamışlardır. [Cürcanî, et-Ta’rifat, s: 243; Ebû Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 178]
… Mutasavvıflar bu aşamadaki nefsi “kalbin nuruyla tamamen aydınlanan ve bu sayede de kötü ahlâktan arınan, iyi ahlâkla bezenen ve kendisini tamamen ilâhî nurun ve ilhamın mekânı olan kalbe döndüren, Allah’la huzur bulan nefsin bir aşaması” olarak görürler. [Cürcanî, et-Ta’rifat, s: 243; et-Tehanevî, Keşşaf-u Istılahati’l Fünun, 1998 II. 222; Ebû Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 174]
… Bilim adamları insanın ruhsal dünyasını ifade eden bu benliği id, ego ve süper ego olarak üç yapıya ayırırlar. Kur’ân ise “ben”e karşılık gelen “nefs”i; “nefs-i emmare”, “nefs-i levvame” ve “nefs-i mutmaine” şeklinde bir taksime tâbi tutmaktadır. Ancak Kur’ân, soyut/nötr hâlindeki nefsi bilimsel verilerden daha geniş tuttuğundan, İslâm felsefecileri nötr hâlindeki bu nefsi “nefs-i şehvanî [istek duyan nefs]”, “nefs-i derrake [algılayan nefs]” ve “nefs-i natıka [düşünen, muhakeme eden nefs]” olarak ayırıma tâbi tutmuşlardır.
Kur’ân’ın mücerret nefis olarak dile getirdiği ruhsal yapı, yaklaşık olarak psikologların “ego” dedikleri yapıya; Kur’ân’ın “nefs-i emmare” dediği yapı psikologların “id” dedikleri yapıya; “nefs-i levvame” de kısmen “süper ego”ya karşılıktır.
3, 4. Âyetler: O insan, kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor? Evet, Biz onun parmak uçlarını / tüm organlarını düzenlemeye gücü yetenleriz.
Kıyâmete ve kıyâmet gününde pişmanlık duyacak kimselere dikkat çekildikten sonra, bu âyetlerden başlayarak inançsız insanların durumları ele alınmış ve akıllarını kullanarak doğruyu bulanların kıyâmette pişman olmayacakları açıklanmıştır.
ÂYETTE GEÇEN “İNSAN”: Bazı klâsik kaynaklar, bu âyette geçen “الانسان - insan”ın, peygamberimizin komşusu olan Adiyy b. Ebi Rebia adında belirli bir kişi olduğunu yazmaktadır. Bu kaynaklara göre Kıyâmet sûresi, peygamberimize kıyâmetin ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini soran bu şahsın, aldığı cevap üzerine: “O günü gözümle görsem bile buna inanmam. Allah o kemikleri nasıl bir araya toplayacak!” demesi üzerine inmiştir. Peygamberimizin bu komşusuna anlattıkları, o güne kadar inmiş bulunan Kur’ân âyetleri doğrultusundaki bilgiler olmalıdır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.batman54.tr.gg
 
KIYÂMET SÛRESİNE GİRİŞ 2
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
WwW.FoRumSTylE.TuRKpr0foRuM.NET :: Din üzerine :: Dini Yazılar-
Buraya geçin: