WwW.FoRumSTylE.TuRKpr0foRuM.NET


 
AnasayfaPorTaLTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap
Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma
En son konular
» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 13
Salı Haz. 30 2009, 12:06 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 12
Salı Haz. 30 2009, 12:03 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 11
Salı Haz. 30 2009, 11:49 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 10
Salı Haz. 30 2009, 11:47 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 09
Salı Haz. 30 2009, 11:36 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 08
Salı Haz. 30 2009, 11:29 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 07
Salı Haz. 30 2009, 11:28 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 06
Salı Haz. 30 2009, 11:27 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 05
C.tesi Haz. 27 2009, 20:18 tarafından yasakmc

» kurtlar Vadisi Pusu Bölüm 04
C.tesi Haz. 27 2009, 20:15 tarafından yasakmc

Dost siteler
Kral Forumtr

Paylaş | 
 

 KIYÂMET SÛRESİNE GİRİŞ 3

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
lincoln54
Admin
Admin


Erkek
Mesaj Sayısı : 54
Yaş : 26
Nerden : hendek
İş/Hobiler : site oyun
Lakap : falan fark yapmaz en son 54
Tuttugunuz Takım: : Galatasaray
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: KIYÂMET SÛRESİNE GİRİŞ 3   Perş. Ekim 30 2008, 20:11

İbn-i Abbas bu “الانسان - insan”ın Ebû Cehil olduğu görüşündedir.
Bize göre durum biraz daha farklıdır. Şöyle ki, buradaki “insan” o gün de, bugün de var olan ve kıyâmet gününe kadar da hep var olacak olan “inançsız insan”dır. İnançsız insanın en temel niteliklerinden biri “kıyâmet”i yalanlamasıdır.
“İnsanın öldükten sonra diriltilmesi” konusuna aşağıdaki âyetlerde de değinilmiştir:
Ve kendi yaratılışını unutarak bize bir de örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş bu kemikleri, onlar çürümüş iken?” De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecektir. Ve O, her yaratmayı çok iyi bilendir.” Ya Sin; 78, 79.
Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” De ki: “İster taş olun, ister demir… İsterse gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Onlar: “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan”. Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olabilir! Sizi çağıracağı gün, onu överek onun çağrısına uyacaksınız ve zannedeceksiniz ki, [kabirlerinizde] pek az kaldınız.” İsra; 49–52.
Verilen örneklerde, kıyâmeti ve ölümden sonra dirilişi inkâr edenlerin, çürümüş, darmadağın olmuş, rüzgârla, suyla uzak yerlere taşınmış, başka başka maddelerin içine karışmış olan kemiklerin yeniden bir araya toplanmasının mümkün olmadığını zannettikleri bildirilmektedir.
4. âyet, inkârcıların bu tür tereddüt ve kuşkularına meydan okumakta ve onlara yaratılışın en harika özelliklerinden birini hatırlatmaktadır: “Evet, Biz onun parmak uçlarını düzenlemeye gücü yetenleriz.”
PARMAK UÇLARI: Âyette geçen “بنان - benân” sözcüğü yıllardan beri “parmak uçları” olarak çevrilmekte ve bundan da “parmak izleri” anlaşılmaktadır. Oysaki sözcüğün anlamı sadece “parmak uçları” ile sınırlı değildir.
“Benân” sözcüğü, kök anlamı itibariyle “güzel koku” demektir. Genellikle elma kokusu gibi hoş kokulara “benneh” denmektedir. Sözcüğün bu anlamı dikkate alınırsa, âyetin çevirisi “Evet, Biz onun kokularını düzenlemeye gücü yetenleriz” şeklinde olmaktadır.
“Vücudun tüm organları” gibi daha birçok anlamı olan “benân” sözcüğü, “parmak uçları” anlamında da kullanılmaktadır. Ama bu anlamda kullanılmış olan “benân” sözcüğünden sadece “parmak izleri” değil, “parmak uçlarının kemikleri” anlaşılmalıdır. Bu anlayışla bakıldığında âyetten insan vücudunun en çok işlevi olan, en ince işleri halledebilen, en nazik ve ayrıntılı kemiklerden oluşmuş parçasının, yani parmak uçlarının bile aynen toparlanıp bir araya getirileceği anlaşılmaktadır. Başka bir ifade ile zımnen şöyle denilmektedir: “En hassas, en ayrıntılı bölümü bile birleştirmeye gücümüz vardır. En ince ve hassas bölgeyi bir araya getirebiliyorsak, büyük parçaları haydi haydi bir araya getiririz!”
“Benân” sözcüğünün “parmak uçları” olarak çevrilmesi ve “parmak izleri” olarak anlaşılması, yakın zamanda meşhur olan “parmak izindeki mucize”nin ortaya çıkmasından sonradır. Her insanın parmak izinin farklı olduğu gerçeği bilimsel yolla anlaşılınca, bu gerçeğin asırlar önce Kur’ân’da bildirilmiş olması sebebiyle bu husus da Kur’ân’ın mucizelerinden biri olarak görülmeye başlanmıştır. Oysa parmak izindeki “benzemezlik mucizesi” sadece parmak izine mahsus değildir. Günümüzde kişisel güvenlik şifresi olarak kullanılmasından da anlaşılmaktadır ki, ses de, göz retinası da bir benzemezlik mucizesi taşımaktadır. Aslında bu benzemezlik mucizeleri insanın her organında, her dokusunda mevcuttur. Çünkü bütün insanların genleri, DNA ve RNA ’ları birbirinden farklıdır.
Böyle olmakla beraber, “Kur’ân Araştırmaları Grubu” tarafından yapılan ve içerisinde “Parmak İzindeki Mucize” adlı konunun da yer aldığı “Kur’ân: Hiç Tükenmeyen Mucize ” adlı incelemeden yapılan uzunca bir alıntı sûrenin sonuna eklenmiştir.
5,6. Âyetler: Aslında o insan, önünü fücûrla geçirmek istiyor: Soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?”
Bu âyetlerde Rabbimiz, insanın hangi sebeple âhiret ve kıyâmeti yalanlama gayretine düştüğünü açıklamaktadır. Açıklamadan anlaşıldığına göre, âhiretteki ebedî yaşamın niteliğini belirlemek üzere Rabbimiz tarafından Kur’ân’la bildirilen dünya hayatını düzenleyici kurallar bazı insanların hoşuna gitmemektedir. Çünkü Kur’ân’da “din” adı altında bildirilen bu kurallar insanın dünya hayatına kısıtlamalar getirmekte, insanların haram helal demeden, zevkusefa içinde, işine geldiği gibi yaşamasına engeller koymaktadır. Buna karşılık, inançsız insan da din tarafından konulan bu ilkelerin kendi dünyevi yaşantısına yön vermesini istememektedir. Bu insan, önünü [yaşayacağı günleri] hiçbir kısıtlama olmadan, hiçbir şeyin mahrumiyetini çekmeden, başı boş, astığı astık, kestiği kestik ve sorumsuz olarak geçirmeyi istemekte, kısaca bir facir olarak yaşamayı istemektedir.
“فجور - fücûr” sözcüğünün “diyanet örtüsünün yırtılması, din kurallarını tanımama” anlamına geldiği, Abese sûresinin tahlili yapılırken açıklanmıştı.]
Bazıları bu âyetlerden “İnsan günahı başa alıp tövbeyi sona almak ister” sözü uyarınca inançlı olmasına rağmen günah işlemeyi tasarlayan kimselere yönelik bir anlam çıkarmak isteseler de, bize göre bu âyetler topyekûn inançsızları anlatmaktadır.
Mâûn sûresinin 1-3. âyetleri hatırlanacak olursa, Rabbimiz orada “ Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse !” demek sûretiyle dünya hayatındaki firavun bozuntularının azgınlıklarının temel göstergesi olarak onların “din”i [kıyâmeti ve âhireti] yalanlamalarını göstermişti. Tıpkı Maun sûresinde kendilerinden bahsedilenler gibi, çoğu inançsızlar da akıllarına takılmış bir takım gerçek şüphelerden dolayı değil, sırf hayatlarını fücûrla geçirmek istedikleri için kemiklerin bir araya toplanamayacağını ileri sürerek kıyâmeti yalanlamayı tercih etmektedirler.
6. âyetteki “Kıyâmet günü ne zamanmış ?” sorusu, cevabı beklenen bir soru değildir. Çünkü inkârcılar bu soruyu kıyâmetin ne zaman kopacağını öğrenmek amacıyla sormamakta, tıpkı Ya Sin sûresinde belirtildiği gibi, akılları sıra dalga geçerek “Hani o haber verdiğin kıyâmet, hani, nerede kaldı?” demek istemektedirler:
Ve onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız bu söz verilen [tehdit] ne zaman?” diyorlar. Ya Sin; 48.
İnkârcıların aynı yaklaşımı sergileyen bu sözleri şu âyetlerde de görülebilir: Yunus 48, Enbiya 38, Neml 71, Sebe 29, Mülk 25, Müminun 33-38, 82, Casiye 24, En’âm 29, Nahl 38, Teğabün 7, Vakıa 47, Saffat 16
7–10. Âyetler: Göz şimşek gibi çaktığı, Ay tutulduğu ve Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “kaçış nereye/kaçacak yer neresi?” der.
Genelde “göz kamaştığı zaman” diye çevrilen “فاذابرق البصر - fe izâ berika’l-basaru” ifadesinin anlamı aslında “gözlerin dışa fırlaması” demektir. Fakat ifade, deyim olarak kullanıldığında “gözde şimşek çakması, gözün fal taşı gibi açılması” anlamlarına gelir. Nitekim Rabbimiz bu ifadeyi deyim anlamı dışında da kullanmıştır:
Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gafil [duyarsız] olduğunu sanma! Ancak O, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için onları erteliyor. İbrahîm; 42.
7–10. âyetler, inançsız insanın, açıklanan olaylar sonucu artık çaresizlik ve umutsuzluk sebebiyle imana gelişini anlatmaktadır. 24-29. âyetlerde farklı bir üslûpla anlatılmaya devam edilen bu duruma Akaid ilminde “İman-ı Ye’s ve İman-ı Be’s [Umutsuzluk ve Belâ Nedeniyle İman]” başlığı altında geniş olarak yer verilmiştir. “Zoraki iman” da denilebilecek bu konuyu Kur’ân âyetleri ışığında kısaca açıklamak yararlı olacaktır.
ZORAKİ İMAN: Allah’a, Allah’ın peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmeyen bir kimse, eğer ölüm anında, ölümün şiddetleri kendisine gelip çattığı ve ilâhî azabı kesinkes görüp hissettiği zaman iman ederse, bu imana “iman-ı ye’s” veya “iman-ı be’s [zoraki iman]” denir.
Zoraki iman:

Hayatta iken karşılaşılan felâketler karşısında,
Ölüm anında,
Kıyâmette ve kıyâmet sonrası dirilişte olmak üzere, üç durumda söz konusudur.
1- Doğruluklarına dair mucizelerle desteklenen peygamberlerin Allah’ın emirlerini tebliğ etmelerine ve inanmayanların üzerine Allah’ın azabının ineceğini ihtar etmelerine rağmen bazı insanlar akıllarını kullanmaz, tefekkür etmez ve inanmamakta ısrar ederler. Ne var ki, kendilerini doğal felâketler [deprem, sel ve benzeri durumlar] gelip yakalayınca, o ana kadar inkâr ettiklerine hemen inanıverirler.
Böyle bir ortamda iman edenlerin imanları kabul edilmez ve bunların o imanları kendilerine bir fayda vermez. Çünkü onlar özgür iradeleri ile değil, karşılaştıkları belâların sebep olduğu korku ve ümitsizlikle, yani zoraki olarak iman etmişlerdir:
Ne zaman ki peygamberleri onlara açık delillerle geldi, kendilerinde bulunan bilgiden dolayı şımarıklık etmişlerdi. Hâlbuki o alay ettikleri şey onları kuşatmıştı. Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler. Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu] budur. İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar] .Mümin; 83–85.
Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri, düşmanca ve azgınca onları izledi. Ta ki, suda boğulma başlayınca “Gerçekten de İsrailoğullarının iman ettiğinden başka tanrı olmadığına inandım. Ben de teslim olanlardanım” dedi. Şimdi mi? Oysa bundan önce isyan etmiştin ve bozgunculardan idin. Yunus; 90,91.
Ancak; Yunus kavmi gibi, söylenen azap gelmeden önce iman edenlerin imanı sahih [doğru] olup kendilerine fayda verir:
Fakat o vakit [azap gelince] iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir kent olsaydı? Ancak Yunus’un kavmi ayrı… Onlar iman ettikleri vakit, basit yaşamda o rezillik azabını üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süreye kadar yararlandırdık. Yunus; 98.
2- Her türlü uyarıya rağmen iman etmemiş olan kâfirler, üzerlerinde ölümün emareleri belirdiği, ölümün şiddetleri kendilerini sardığı zaman iman ederler.
Böyle iman edenlerin imanları da zoraki imandır ve bunun artık kendilerine bir faydası yoktur. Çünkü önlerinde imanlı geçirecekleri bir hayatları ve güzel işler yapacakları zamanları kalmamıştır. Dolayısıyla, can boğaza gelince, ye’s halinde küfürden tövbe ederek iman etmek faydasızdır:
Yoksa günah işleyip de kendisine ölüm gelince: “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kimseler için tövbe yoktur. Kâfir olarak ölenler için de. Onlar için can yakıcı bir azabı hazırladık. Nisa; 18.
Bir insan,” يأس - ye’s [ümitsizlik] ve بأس - be’s [azap] hâlinin gerçekleşmesinden sonra, yani ölümün şiddeti kendisini sardığında, ilâhî azabı gördüğünde, Allah’ın emirlerini aklî ve iradî olarak yerine getiremez. O andaki iman, acıyı dindirmek, azaptan kurtulmak içindir:
Hayır, işin aslı daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönerlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar. En’âm; 28.
İman, ölüm şiddeti belirmeden ve can boğaza gelmeden önce, yani ye’s [ümitsizlik] ve be’s [azap] tahakkuk etmeden, henüz iş yapabilme gücü varken ve isteyerek [özgür irade ile] yapıldığında makbuldür ve fayda verir. Kâfirlerin ölüm anında iman etmeleri, kendi özgür iradeleri ile değil, ilâhî azabı görüp canı alan meleklerin verdiği şiddetli acıyı tatmalarından dolayıdır, zorakidir:
Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını” diye canlarını alırken onları bir görseydin! Enfal; 50.
Öyleyse melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken nasıldır? Muhammed; 27.
Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı halde “bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış: “Kişiliklerinizi [kimliklerinizi] teslim edin. Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen! En’âm; 93.
Şimdi siz bu Söz’ü mü [Kur’ân’ı mı] küçümsüyorsunuz? Ve rızkınıza karşı, siz yalanlıyorsunuz. Ancak can boğaza gelip dayandığı zaman ki o zaman siz nazar edersiniz [onun karşısında bulunursunuz] Biz ise ona sizden daha yakınız. Velâkin siz görmezsiniz. Mademki cezalandırılmayacakmışsınız, eğer doğrulardan iseniz onu [boğaza gelmiş, çıkmakta olan canı] geri çevirsenize! Vakıa; 81–87.
Yukarıdaki tüm âyetler, kâfirlerin ölüm anında ilâhî azabı görüp hissettiklerinde iman etmeye yöneldiklerini göstermektedir. Ancak; içinde bulunduğu o ortamda Allah’ın varlığına samimiyetle inanmak için herhangi bir kanıt düşünüp bulma imkânı olmadığından, kişinin “inandım” demesi, ilim ve bilgiden meydana gelen, istek ve çalışılarak erişilen bir inanç olmamaktadır. Böyle bir inanma sadece korku ve azabı gidermeyi amaçlayan bir inanmadır.
3- İnkârcıların; yıldızların parçalanıp insanların üzerine düşmesi gibi kıyâmetin açık ve büyük belirtileri karşısında, kıyâmetin tam gerçekleşmeye başlaması anında veya ölümden sonraki dirilişin gerçekleştiği günde iman etmeleri de yine zoraki imandır ve faydasızdır:
Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Rabbinin işaretleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; biz de bekleyicileriz.” En’âm; 158.
“Zoraki iman”ın Kur’ân’daki anlamı incelendikten sonra tekrar 7–10. âyetlere dönmek ve bu âyetlerde dile getirilen kıyâmet sahnelerinin evrensel kıyâmetle ilgili olup olmadığını incelemek gerekir. Biz bu ifadelerin evrenin kıyâmeti olarak anlaşılmaması gerektiği kanısındayız. Çünkü bu âyetlerdeki olaylar, 1. ve 2. âyetlerde bildirildiği gibi, ileride meydana gelecek kıyâmete ve o kıyâmette kendisini çok kınayacak nefse kanıt olarak ileri sürülmektedir. Dolayısıyla âyette anlatılan bu olaylar herkesin dünyada her zaman görüp bildiği olaylar olmalıdır ki, ileride gerçekleşeceği ileri sürülen o büyük olaya kanıt olarak gösterilmeleri mümkün olabilsin. Eğer bu olaylar dünyada herkesin her zaman görüp bildiği olaylar değilse, kanıt gösterilmeleri anlamsız olur. Bu istidlalden hareketle biz, 7-10. âyetlerde mecazî ifadelerle bir insanın ölüm anının kompozisyonun çizildiği kanısındayız. Âyetler, insanın ölüm öncesi yaşadıklarını anlatmaktadır.
__________________
De ki: "Bir düşünün bakalım! Allah'ın azabı yakanıza yapışsa yahut o saat gelip çatsa, Allah'tan başkasına mı yakarırsınız? Doğru sözlü iseniz söyleyin!"
EN'ÂM suresi 40. ayet
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://www.batman54.tr.gg
 
KIYÂMET SÛRESİNE GİRİŞ 3
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
WwW.FoRumSTylE.TuRKpr0foRuM.NET :: Din üzerine :: Dini Yazılar-
Buraya geçin: